Birinci kuşak modern konut mimarisi ve Maçka Palas

Birinci kuşak modern konut mimarisi ve Maçka Palas

Kaynak: arkitera.com

Yazan: İhsan Bilgin

 

Maçka Palas’ı, modernleşme sürecinin birinci kuşağı olarak adlandırılan dönemin, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzayan 19. yüzyılın ikamet kültürü içinde tuttuğu yer açısından okumaya çalışacağım. Ölçeği her seferinde daraltan üç kademede yapacağım bu okumayı: Birincisi bulunduğu yer, ikincisi volumetrik kurgusu, üçüncüsü de planimetrik kurgusu ve mekan örüntüleri açısından.

 

Önce bulunduğu yer: Maçka, 19. yüzyıl İstanbulu’nun en elverişli kentsel genişleme alanının içinde bulunuyordu. Hem aşağıda, Dolmabahçe sahili boyunca gelişen yönetim aksı, hem de yukarıda bir yay şeklinde Pera’nın sırtından dönen ticaret ve rekreasyon aksı aynı gelişme alanına, Maçka-Teşvikiye-Nişantaşı üçgenine işaret ediyordu. Öncelikle sahildeki kamu yapılarında çalışan üst düzey bürokratlar, kısmen de Pera’daki tüccarlar ve elçilik mensupları bu üçgeni bir konut bölgesi olarak kullanmaya başladılar. Geniş bahçeleriyle ve köşk formatına yaklaşan bağımsız evleriyle tipik bir erken dönem üst-orta tabaka altkent peyzajı oluştu. Maçka Palas daha başından geleceğin habercisi, öncüsü gibi yerleşecektir buraya: Şehir genişleyip bu alan merkezde kalmaya başladıkça evler tek tek yıkılacak, bahçeler parsellere bölünecek ve bitişik nizam apartmanlarla yoğunlaşacaktır bölge. Kamu binası ölçeğine yaklaşan kütlesiyle buranın peyzajına yabancıdır başlangıçta Maçka Palas. Ancak öte yandan da döneminin tipik davranışını yinelemiş, dünya metropollerinin bütün birinci kuşak apartmanları gibi imarlı alanların içinde yer seçmiştir kendine. Bu ölçekteki konut bloklarının 1920′lerden sonra yapacakları gibi kentin imarlı alanlarından kopmamış, benzerleriyle birlikte yeni bir yaşam çevresi bağlamı oluşturmamıştır. Gücü henüz kentten ayrılmaya, “rüştünü ispat etmeye” yetmemektedir. Kısacası bir ara ölçektir: Bağımsız kalamayacak kadar küçük, bulunduğu yerin formatlarını değiştirecek kadar da büyük.

 

Maçka Palas’ın ölçeği sadece içine katıldığı bağlam açısından değil, bağımsız bir artifakt olarak okunmak için de elverişli bir çıkış noktasıdır. 19. yüzyıl konut sektöründe küçük girişimciliğin yaygın olduğu bir dönemdi bütün dünya metropollerinde. Kent topraklarına büyük ölçekli spekülatif yatırımlar yapılsa da, sıra inşaata geldiğinde ortalama 5-15 metre genişlikte parsellere bölünmüş arsalar üzerinde tek tek yapılıyordu inşaatlar genellikle. Bir başka deyişle küçük müteahhitlerin davranış kalıplarına göre örgütlenmişti konut üretimi. Küçük girişim bulunduğu ortama müdahale edemez, edecek gücü yoktur. Standartlaşmış parsellerin boyutları ve imar şartnameleri tarafından dikte edilen volumetrik ve planimetrik kalıpları, en fazla inşaatı gerçekleştirecek şekilde yinelemekten başka seçeneği bulunmamaktadır. Bildiğimiz sıra-ev ve apartman kalıpları bu küçük müteahhitler tarafından, standartlaşmış arsa formatlarına ve hedef kitlenin yaşam standartlarına uydurularak çoğaltılır.

 

Büyük ölçekli girişim istisnadır 19. yüzyılda, ancak düzenli bir istisna. Her şehirde, sayıları az da olsa, imar dokusunu belirleyecek yaygınlıkta olmasa da rastlanır küçük parsel ölçeğini aşan girişimlere. Büyük ölçekli girişim her zaman daha geniş bir hareket alanı demektir; dolayısıyla da yeni arayışlara, denemelere, öncülüklere açıklık anlamına gelir. 19. yüzyıl konutlarında da mevcut normları zorlayan, yenilerine öncülük eden arayışlar genellikle o dönem için istisna olan görece büyük ölçekli girişimlerden kaynaklanmıştır. Sıra dışı bir girişim, her şeyden önce sıra dışı bir girişimci özneyi gerekli kılar. 19. yüzyılda üç tür sıra dışı girişimci vardır Avrupa şehirlerinde: Kamu kuruluşları, filantroplar ve sanayiciler. Modernleşmenin ikinci kuşağında yaygınlaşıp bir norm haline gelecek kooperatif, sendika, tasarruf sandığı gibi kamu kuruluşları 19. yüzyılda yeni yeni filizlenmektedir. Dolayısıyla henüz 20. yüzyıldaki gibi konut normlarına damgasını vuramamakta, ancak bazı arayışların öncülüğünü yapabilmektedir. ikinci istisnai özne, varlığını düşük bir kar marjıyla yatırıma ayırmaya gönüllü olan hayırsever girişimci tipi, üçüncüsü de şehir dışındaki fabrikasının yanına lojman yapan sanayicilerdir. 19. yüzyıldaki konut sorununu ve reformunu en radikal biçimde gündeme getiren sosyal ütopistler de genellikle ikinci ve üçüncü tipin karışımıdır. Ancak bunların farkı girişimlerini ütopik bir toplum modelinin mekanı olarak geliştirmeleri, dolayısıyla da daha sonra tekrarlanacak bir modelin ilk örneği olarak tasavvur etmiş olmalarıdır.

 

Büyük ölçekli girişimin yerleşme ve volumetri ölçeğinde kurtulduğu birinci kısıtlama, minimum ölçülerde havalandırma ve ışıklandırma boşlukları dışında parselin bütününe inşaat yapmaktır. Bütünsel planlama, aynı katsayı ile inşaat yapıldığında dahi, bu küçük boşlukların bir arada kullanılmasını mümkün kılarak yeni planlama imkanları sunuyordu. Kaldı ki, büyük ölçekli planlamanın getirdiği esneklikler yoğunluğun da gönüllü olarak düşürülmesiyle sonuçlanabiliyordu. Kamu girişimi ya da filantropik amaçlı girişimlerde yoğunluğun düşürülmesi, ekonomik kaybı baştan göze almayı sosyal bir hedef olarak empoze ediliyordu. Spekülatif girişimlerde ise kaybedilen alanın, geriye kalanın kalitesi ile telafi edileceği hesabı yapılıyordu. Tabii bunun için hedef kitlenin dar gelirli orta tabaka değil, bu farkı ödeyebilecek üst-orta tabaka olması gerekiyordu. Bu girişim türünün erken ve ilginç örneklerinden biri 1890′larda Berlin’de, üç tarafından caddeye değen T-formundaki iri bir arsaya inşa edilen Riehmers Hof’tur. Arsa, içinde yer aldığı parsel örüntüsünün yaklaşık 15 kat büyüklüğünde bir yer işgal etmektedir.  Tasarım, yerleşme yoğunluğunu bir miktar düşürmeyi göze alarak ve arsa büyüklüğünün verdiği esnekliği de kullanarak, Berlin “kira kışlası” formatını tersine çevirir:

 

Kira kışlalarında değerli taraf cadde, sadece hava almaya yarayan iç avlular ikincilken, Riehmers Hof yüzünü bütünüyle içeri çevirip avlusunu bir bahçeye, hatta küçük ölçekli bir parka dönüştürmüştür. Binalar, bu sessiz parkı çevrili olduğu caddenin gürültüsünden ve yan parsellerdeki binaların karmaşıklığından koruyan bariyerler haline gelmişlerdir. Arsayı Berlin ortalaması olan %70 yerine %50, inşaat alanını da 3 emsal yerine 2.3 olarak kullanmak yetmiştir kışlanın “cehennem” çağrışımından bahçenin “cennet” çağrışımına geçmeye; tabii bir de ölçek büyüklüğünün getirdiği esneklik . Ayrıca kira kışlasında caddeden avluya doğru düşen prestij hiyerarşisi burada yerini bütün birimlerin bahçenin görünüşünden ve sükunetinden eşit oranda pay aldıkları bir homojenliğe bırakmıştır. Birkaç yapı adası ölçeğinde yatırım yapabilen kamu kuruluşları, bu yoğunluk indirimini sosyal reformun gereği olarak görmüşler ve yapılaşmayı bir cepler ve avlular hiyerarşisi oluşturacak biçimde kurmuşlardır.  İstanbul’da aynı dönemde yapılan Doğan ve Sarıca Apartmanları, benzeri açık alan kullanım imkanlarından yararlanmış örneklerdir: Doğan Apartmanı, içinde yer aldığı örüntüye tümüyle arkasını dönmüş ve topoğrafyanın imkanlarından da yararlanmak üzere bahçesiyle birlikte tamamen manzaraya çevirmiştir yüzünü.  Sarıca Apartmanı ise ancak dış avluyla kısmen içe dönebilecek büyüklükteki bir arsada yer almaktadır. Ancak İstanbul’daki örneklerin aşırı yoğunluğun norm haline geldiği bir şehirde bulunmadıkları, dolayısıyla da ölçeğin avantajını kullanarak yeni bir norm arayışını vazetmediklerinin altını çizmek gerek.

 

19. yüzyılın mahalle ölçeğindeki girişimleri ise genellikle sağlık yasalarını dayanak alan “slum” temizlik operasyonları sonrasında ortaya çıkmışlardır. Londra ve Brüksel şehirlerinden verilen karşılaştırmalı örneklerden de anlaşılacağı gibi bu ölçekteki operasyonlar yapı adasından cadde düzenine kadar müdahale ederek kentsel alan kullanımını ve morfolojiyi tümüyle değiştirmektedirler: Küçük ve alçak binaların iç içe geçercesine yığıldığı karmaşık bir morfolojik düzen yerini, daha iri ve net blokların tanımladığı, dolayısıyla parsellere bölünmemiş bir yapı adası sistemine bırakmıştır.  1980′lerden beri otel olarak kullanılan Harikzedegan Apartmanları da 19. yüzyılın en az sağlık yasaları kadar etkili bir diğer imar aygıtı tarafından yönlendirilmiştir: Yangın. 1910′larda yanan binaların üzerlerinde yer aldığı irili ufaklı parseller ve yapı adaları, içinde avluları ve iç sokakları olan yekpare bir yerleşme alanına dönüştürülmüşlerdir yeni yapılaşma biçimiyle.

 

Bütün bu örnekler Maçka Palas’ın ne olduğundan çok, ne olmadığını anlatmaktadır. Evet, Maçka Palas volumetrik özellikleri açısından ölçeğinin imkanlarını kullanmamış, yekpare bir blok olarak biçimlenmiştir. Muhtemelen içinde yer aldığı bağlamın ilk büyük ölçekli kütlesi olması nedeniyle böyle bir arayışa yönelinmemiştir. Bir başka deyişle çevresinde mesafe koyacağı, içe doğru dönmesini gerekli kılacak herhangi bir fiziksel veri bulunmadığı, henüz böyle bir yapılaşmanın işaretleri de olmadığı için gerekli görülmemiştir türü için tipik olan dış mekan kullanımları. Bunun yerine, civarındaki kışla vb. kamu yapılarını referans almıştır kendine; altkent peyzajına anıtsal bir vurgu getirmeyi hedeflemiştir içinde erimek yerine.

 

 

 

Erken dönem büyük girişimlerinde görülen ve 1920′lerden sonraki konut reformuna referans verecek bir diğer deney alanı konut birimlerinin gruplanmasıdır. Küçük parsel apartmanlarının vazettiği dikine kullanılan sahanlıklı merdiven sistemi yerine, bloğu boylu boyunca kat eden koridor sistemleri etrafında kümelenmiştir konut birimleri. Bu sistem inşaatın masraflı bir kalemi olan merdivenden tasarruf etmek kadar, yapının içindeki ortak alan kalitesini artırmak bakımından da tercih edilmiştir. 19. yüzyıl ingilteresi’nin tecrübeli ve öncü konut mimarlarından olan Henry Roberts‘in Londra’nın merkezinde Society for Improving the Condition of the Labouring Classes (S.I.C.L.C) için 1850′de tasarladığı Model Houses for Families konut grubu, bu koridoru arkadaki avluyla konut birimleri arasında bir ara mekan olarak yorumlayan “balkon geçitli” tipin ilk örneklerindendi. (şekil 6, Resim 9) Yarı filantropik bir girişimci olarak 19. yüzyıl Londrası’nın en tanınmış girişimcilerinden biri olan ve 1880′e kadar 3500 birim konut üreten George Peabody‘nin mimarı Henry Darbishire da düşük gelir grupları için yapılan büyük ölçekli yerleşmelerde genellikle bu çözümün çeşitlemelerini tercih ediyordu. (şekil 7,8,9 ve Resim 10,11) Balkon geçitli yerleşme tipini kullanan en önemli 19. yüzyıl anıtı herhalde ütopist Jean Godin‘in küçük bir Fransız kasabası olan Guise‘in kıyısında yaptığı dev Familistère yerleşmesiydi. (şekil 10,11 ve Resim 12) Birbirine açılan üç büyük avludan oluşan bu iri konut kompleksinde balkon geçitler dayanışmanın ve ortak yaşamın sembolü olarak gördüğü avluları birim konutlarla, ortak alanı bireysel alanla kaynaştıran bir mekansal katman olarak kullanıyordu Godin. Sahanlığın yerine yatay kamusal mekan olarak geçiti koyan bu tipoloji, konut birimlerinin içine de servis mekanlarıyla yaşama mekanlarını birbirinden ayıran kademeli bir fonksiyonel hiyerarşi getiriyordu: Balkon geçite yaslanan yatay şerit evlerin girişleriyle servis hacimlerine ayrılıyor, dolayısıyla da bir tampon bölge olarak kamusal alanla özel yaşama alanı arasına sınır çekiyordu. Yukarıda değinilen Harikzedegan Blokları, gerek avluya açılan balkon geçitleriyle, gerekse de birimlerin iç kurgusuyla bu tipolojinin sadık izleyicisi olmuştur. (şekil 12) Yine 1920′lerde Mimar Kemalettin tarafından Ankara’da tasarlanan Evkaf Apartmanı ise koridoru bloğun ortasına çekerek, dairelerin yaşama mekanlarıyla servis vs. ikincil mekanlarını birbirinden ayırmak için kullanıyordu. (şekil 13 ve Resim 13) Bloğu boydan boya kat eden koridor dairelerin içine katıldığı için diğerlerinde olduğu gibi ortak alan değildir. Ancak bu kez de bir sonraki okuma ölçeğinde değineceğim servis hacimlerinin ışık problemine çare olmuştur: Koridor caddeye bakan yaşama mekanları bölgesiyle avluya bakan servis hacimleri bölgesi arasına giren, onları ayrıştıran okunaklı bir eksen haline gelmiştir.

 

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi birimlerin kümelenme biçimlerine yönelik bu arayışlar genellikle dar gelirli orta tabakaların yaşadığı konut çevreleri için geçerliydi. Kalite arayışı konutları büyüterek değil, ortak alanları daha çekici kılarak elde edilmeye çalışılıyordu. Çünkü birincisi, konut alanlarını büyütmenin maliyeti her zaman ortak alanları ferahlatmaktan ve iyileştirmekten daha fazlaydı, ikincisi de dar gelirli orta tabaka imkansızlıklar nedeniyle, ortak yaşama ve yakın çevredeki kamusal alanları kullanma alışkanlıkları daha fazla gelişmiş bir kesimdi. Sınırlı büyüklükteki evleri asgari barınma koşullarının ötesindeki ilişkilere ve sosyalliklere zaten imkan tanımıyordu. Burjuvalar ise tam tersine aidiyet biçimlerini evleri üzerinden kuruyorlardı. Görece büyük apartman daireleri kimlik oluşturmak, kendini istediği ortamda sunmak ve başkalarından ayrışmak için elverişli bir odak haline gelmişti. Kamu mekanı olarak evlerinin yakın çevresini değil, hepsi birer 19. yüzyıl fenomeni olan bulvarları, pasajları ve parkları kullanıyorlardı. Dolayısıyla blok bünyesinde alternatif dış mekan arayışları bu hedef kitle için geçerli bir arayış olmamıştır modernleşmenin birinci kuşağında. Zaten yukarıda da değinilen nedenlerle büyük girişim ölçekleri genellikle dar gelirli kesimin konut çevrelerinde gerçekleşmişti. Riehmers Hof benzeri örnekler bu bakımdan bir istisnadır. Maçka Palas’ın, dairelerin kümelenme biçimleri açısından da türünün tipik arayışlarına yönelmemiş olması seçtiği hedef kitleyle ilgili olmalıdır. Maçka Palas, köşk ölçeğinde bir altkent evine sahip olma imkanı bulunmayan bir burjuva kesiminin de Maçka ve Teşvikiye’ye geleceğinin 20. yüzyıl başındaki habercisidir; hatta bu kesimin söz konusu bölgeye çağırılışının anıtsal bir ifadesidir. Sakinlerinin kamusal alanı dairelerinin civarı değil, Prost‘un 1940′larda yapacağı park ve Nişantaşı’nın caddelere dönüşecek yolları üzerindeki dükkanlar ve kahveler olacaktır; bunlar olana kadar da Pera’yı kullanmaya devam edeceklerdir kamusal alan olarak. Mekan kurgusunu döneminin kalıplarından köklü bir biçimde uzaklaştıracak bir arayışa girilmemiş olması, bu senaryoyla ilgili olmalıdır.

 

Maçka Palas’ın planimetrisi, tecrübeli bir 19. yüzyıl kalfası tarafından kolayca çizilebilecek bir plan kalıbının tekrarından başka bir şey değildir: İri parsel, arsayı derinlemesine kullanan dar cepheli dört eşit parçaya bölünmüştür. Gerek 12.5 m x 25 m’lik ölçüleriyle, gerekse de dar yüzlerini caddeye dayamış derinlemesine formatlarıyla bu parseller, tipik bir 19. yüzyıl metropolü normuna işaret ederler: Kat sahanlıklarına ikişer adet dairenin açılacağı tipik bir “Zweispänner”dir2 bu normdan türeyecek tipoloji. Dört parsel, dört merdiven ve dar kenarlarından ışık alacak şekilde yan yana dizilmiş 6.25 m x 25 m’lik sekiz daire. 6 – 8 m, görece büyük dairelerle en fazla birim yapmanın optimum evrensel cephe normudur 19. yüzyılda. Ön tarafa yeterli büyüklükte bir “salon”, arkaya da iki yatak odası yerleştirilmiş, böylelikle dairenin yarısı ışığa ve güneşe açılmış; karanlıkta kalan öteki yarısına da servis, sirkülasyon vb. yüklenmiştir. İstanbul’lu tecrübeli kalfanın tanımadığı Hamburg’lu kalfalar da aynı yıllarda, aynı plan kalıplarını uygulayacaklardı aynı formattaki parsellere Isestraße üzerinde. (şekil 14) Aralarındaki yegane fark -dairelerin arasındaki aydınlığın arkaya doğru genişleyerek açılması- tasarım tercihlerinden değil, imar yönetmeliklerinden kaynaklanıyordu. Öznel ve iradi tercihlere pek şans tanımayan, ancak imar yönetmelikleriyle bulunduğu yerin tonunu alan evrensel bir kalıptı bu. Maçka Palas’ı ayrıksı kılan, büyük ölçekli bir girişimin küçük ölçek formatlara bölünerek yapılması, sonra yeniden büyük ölçekli olduğunun vurgulanmasıdır. Ölçeği yeni arayışlar için değil, efekti için istemektedir girişimci ve yaptığı işin sonuna kadar bilincindedir: “Gereksiz”, yani konut piyasasında karşılığı olmayan bir arayışa girmemiş, işi bu kalıbın “erbabına”, yani kalfaya yaptırmış; kalfanın yetemeyeceği noktada, anıtsal efekte ihtiyacı olduğunda da mimara, Mongeri’ye başvurmuştur.3

 

Büyük ölçekli girişimin 19. yüzyıl konutuna yaptığı en önemli maddi katkı servis hacimleri ve tesisat donatıları konusunda olmalıdır. 19. yüzyılda düşük gelir gruplarının yaşadığı en önemli sorunlardan biri, servis hacimlerinin konutun dışında olmasıydı. Erken sanayileşmiş ülkelerde dairenin bütününü kiralayacak gücü olmayanların ortak koridorlara açılan odaları haftalık olarak kiralamaları istisna değildi. Hatta Berlin’de apartmanlara “kira kışlası” ismini taktıracak kadar yaygındı bu koğuş düzeni. Ancak bir dairenin bütününü kiralayabilecek gücü olanların da banyo ve mutfakları dairenin içinde olmuyordu genellikle. Büyük ölçekli filantropik ve reformist girişimlerin en önemli katkısı, minimum standartlarla da olsa tesisat sistemlerini dairenin içine kadar taşımalarıydı. Tasarlanmış “küçük-rasyonel konut” idealinin, 20. yüzyıl Existenzminimum‘unun öncüsü olacaktır bu konutlar: Birincisi ışık-hava-güneş almayan hiç bir mekanları bulunmayacaktır; ikincisi de bir makine dairesi yoğunluğuyla ve rasyoneliyle tasarlanmış servis hacimleri gruplar halinde adeta binanın arkasına takılacaktır: Evet hem plan, hem de kütle düzeni açısından binaya nüfus etmiş gibi durmamaktadır bu bölümler; binadan ayrı ve dikey olarak yapılmış tesisat şaftları gibi dururlar; her daireye bir servis biriminin denk geleceği şekilde sonradan eklenmişlerdir adeta. Bu kurgunun öncüleri de, 1851 Dünya Fuarı’nda sergilenmek üzere Prens Albert adına işçiler için “Örnek Ev” projesinin tasarımcısı olan Henry Roberts ile Sidney Waterlow‘dur. 1870′lerde Londra’da Improved Industrial Dwellings Company (I.I.D.Co.) için yapılan Coleshill ve Leopold Buildings blokları, minimum ölçülerden vazgeçmeden ışık-hava-güneşi ve servis hacimlerini dairenin içine katan örneklerdir. (şekil 15,16 ve Resim 14,15) Hellemans‘ın Brüksel’deki “slum” temizliğinin ardından 1910′larda yaptığı bloklarda da bu şemayı kullanması, bu tipin kıta Avrupa’sında da benimsendiğinin ve kullanıldığının işaretidir.

 

Dolayısıyla, tesisat ve servis hacimlerine ağırlık veren yeni arayışların da, dar gelirlilere dönük “küçük konut” rasyonalitesi ile ilgili olduğunu bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Hali vakti yerinde olan yeni burjuva sınıfının böyle bir sorunu yoktu; çünkü 19. yüzyılda tesisat sistemleriyle ilgili yenilikler zaten öncelikle onların dairelerine girmiş oluyordu. Üstelik altyapı yatırımını ucuzlatmak için binanın arkasına eklenmiş olarak değil, bünyesinin içine dahil edilmiş olarak. Evet, servis hacimleri bu dairelerin arka yüzündeki ışığı perdeleyecek şekilde değil, derin parsellerin ışık almayan orta bölümünde yer alıyordu. Dolayısıyla bu kesimin sorunu tesisatın binanın bünyesine dahil edilmesi değil, parsellerin derinliği nedeniyle dairenin ortasında karanlıkta kalan büyükçe bir alanın düzenlenmesi ve çekici kılınmasıydı. Dairenin yarısından fazlasını işgal eden bu karanlık alan, dekore edilerek çekici kılınmış geniş servis hacimleri olarak ve bir üst-orta tabaka normu olan hizmetlilerin kullanacağı mekanlarla bütünleştirilerek kullanılıyordu. Dolayısıyla karanlık alan donatısının gelişkinliği ve şıklığı ile yaşama alanlarına verdiği servisin kalitesinin evin prestijini yükseltmesi bekleniyordu. Bu evlerin beklentisi, 20. yüzyılda yaygınlaşacak yeni tüketim toplumunun habercisi olan dekorasyondu. Dolayısıyla da servis hacimlerinin varlığı değil, gösterişli bir dekorasyona elverişli olmalarıydı ayırdedici olan.

 

Maçka Palas’ın hedef kitlesinin büyük evden vazgeçmek istemeyecek üst-orta tabaka olduğuna değinmiştik. Servis hacimlerinin olağan birer standart olarak derin parselin karanlık bölgesinde yer alması bunu bir kez daha doğruluyor. Ancak öte yandan da bu alanlar birer prestij alanına dönüştürülmeye, evin hanımının zevklerini sergilemesine elverişli mekanlar da değildirler. Mutfak, banyo ve kilerin düzenleri ve büyüklükleri, kullanılmaktan öte bir zenginlik sergilenmesine imkan tanımazlar. Dairelerin giriş düzeni ilk bakışta bunu gizlemekte, daha imkanlı bir servis alanına işaret etmektedir: Bu dairelerin en gösterişlilerinde olacağı gibi iki adet giriş kapısı vardır. Bunlardan birinin ev sahiplerine ve misafirlerine, diğerinin de servis işlerini örgütleyen yardımcılara ait olacağını düşündürtmektedir ilk bakışta bu kurgu. Dairenin yaşama alanlarıyla servis alanlarının daha girişten itibaren ayrılacağı izlenimini verir. Ancak daire buna imkan verecek ölçülere sahip değildir. Dolayısıyla da giriş kapıları salonla yatak odaları bölümünü ayırır sadece. Daireyi prestij hiyerarşisine göre değil, işlev hiyerarşisine göre bölmektedirler. Derin koridor, ayrım gözetmeksizin tüm mekan birimlerini birbirlerine bağlamaktadır, bölgeleri birbirinden ayıran ikincil mafsal elemanları bulunmamaktadır mekan kurgusunda. Evet, Maçka Palas sadece parsel düzeni, merdiven ve sahanlık düzeni ve plan kalıbı açısından değil, mekan kurgusu açısından da türünün tipik ve yalın bir örneğidir. Dört tane bitişik nizam apartmanı bünyesinde toplayan bu düzen, sadece Nişantaşı-Teşvikiye-Maçka üçgeninde değil, bütün Türkiye’de yaşanacak apartman patlamasının yalın ve arketipik bir habercisidir.

 

Cephesine gelince: Sıra dışı özelliğini öncelikle ön yüzünden alacaktır. Bunun Mongeri‘ye verilmiş olmakla daha başından kurulduğuna değinmiştik. Bu kitaptaki Afife Batur‘un makalesinde de değinildiği gibi tipik bir Neo-Klasisist tutumu sergileyerek başlıyor işe Mongeri: Kaideyi, gövdeyi ve başlığı ayırıyor birbirinden. Kaide beklenebileceği gibi masif ve üst katlarda tekrarlanmayacak elemanlardan oluşuyor. Gövde ritm üzerine kurulu, başlık ise şeffaflık ve sadelik. Masiften şeffafa, karmaşıktan yalına doğru giden okunaklı bir düzeni var. Dikey akslar hiç bir noktada bozulmamasına rağmen, binanın yatay vurgusuna gölge düşürmüyor. Yegane ikircikli tutum binanın anıtsal bütünlüğü ile, pencere ritminin her parselde düzenli olarak sıçraması arasındaki karşıtlık.

 

Evet, ikisini birden yapıyor Mongeri: Hem binanın parsellere bölünerek kurulduğuna işaret ediyor, hem de bunun binanın anıtsallığını bozmasına izin vermiyor. Hatta bu karşıtlığın yarattığı gerilim her iki ifadeyi birden güçlendiriyor: Parçalılık, oluşturduğu ikinci dereceden bir ritmle cephenin tansiyonunun düşmesine, anıtsallığın sadece ölçeğe bağımlı kılınarak yitirilmesine engel oluyor; anıtsallık da parçalılığı daha fazla dikkate değer kılıyor. Pencere hizalarının yolun eğimine paralel olarak her parselde bir kademe düşmesi, ve aslında aynı duvar kalıbının tekrarlanmasıyla kurulmasına rağmen her parselde farklı çerçevelerle bezenmesi, 19. yüzyıl Avrupa sokaklarındaki kakafoninin kaynağıdır. (Resim 16) Mongeri büyük ölçeğin, büyük parselin avantajını cephe düzeninde sonuna kadar kullanıyor, tadını çıkarıyor. Aslında yaptığı 19. yüzyıl apartmanlarının plan kalıbıyla dış duvar kalıbını üst üste çakıştıran tutumundan farklı değil; arka cephe bu kalıbın işlenmemiş halini bize gösterecektir: Cephe duvarını 1.5 m’lik akslara böldükten sonra, sırasıyla birini dolu birini boş bırakmak, sonra da pencerelere ifade kazandıracak, deyim yerindeyse “onları konuşturacak” bir çerçeve giydirmek.

 

Zamanın Hamburg’lu kalfalarıyla İstanbul’lu kalfaları arasında kayda değer bir fark olmadığından söz etmiştik. Cephe düzeninin ne dediğinin ve ne yaptığının sonuna kadar farkında olan disiplinli ifade gücü farklılaştırıyor Mongeri‘yi Hamburg’lu cephe dekoratöründen, mimarı mimar olmayandan ve de Maçka Palas’ı kendi kuşağının apartmanlarından…

 

—————————————————————————————

1 Bu makale, Maçka Palas monografisi olarak Ali Esad Göksel tarafından hazırlanıp Körfezbank tarafından yayınlanan “Bir Sadakat Hikayesi: Maçka Palas” (İstanbul, 1999) kitabında yayınlanmıştır. (s.111-119).

2 Çift koşulu araba anlamına gelen bu sözcük mimarlık lügatçesinde her merdiven sahanlığına simetrik iki adet dairenin açıldığı apartman tipini tanımlamaktadır.

3 Bu okumayı destekleyecek yazılı bir belge yok elimde. Yegane ipucu, kitabın editörü Ali Esad Göksel‘in binanın son mirasçılarından Achille Caivano‘dan aktardığı sözlü anıdır. Babasının, muhtemelen maliyeti düşük tutmak için, sadece cepheyi Mongeri’ye çizdirdiğini hatırlamaktadır Caivano. Hatta Göksel, yan cephede tespit ettiği uyumsuzluğun Mongeri‘nin sadece ön cepheyi çizdiğinin işareti olduğu kanısındadır.

 



Patrik Schumacher on parametricism – ‘Let the style wars begin’

Patrik Schumacher on parametricism – ‘Let the style wars begin’

source: http://www.architectsjournal.co.uk/critics/patrik-schumacher-on-parametricism-let-the-style-wars-begin/5217211.article
 
In an exclusive text for the AJ, Patrik Schumacher of Zaha Hadid Architects argues that the unified style of architecture for the 21st century will be parametricism.

 

VI. Uluslararası Kültür Araştırmaları Sempozyumu / Mekân ve Kültür 2011

VI. Uluslararası Kültür Araştırmaları Sempozyumu / Mekân ve Kültür 2011

Kaynak: mimarizm.com
 
Kadir Has Üniversitesi ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin birlikte düzenlediği ‘Mekân ve Kültür Sempozyumu’, farklı disiplinlerden mekân üzerine çalışan birçok araştırmacı ve akademisyeni, 8-10 Eylül 2011 tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde … devamı…

“An/Moment” sergisi İstanbul Kültür Üniversitesi’nde açıldı…

“An/Moment” sergisi İstanbul Kültür Üniversitesi’nde açıldı…

Emre Arolat Architects’in, ilk kez geçtiğimiz Mart ayında Tophane-i Amire’de, ardından Ekim ayında İzmir Sergi Resim Heykel Müzesi’nde açılan “An/Moment” sergisi, 15 Kasım – 16 Aralık 2011 tarihleri arasında İstanbul Kültür Üniversitesi’nde izlenebilecek. EAA’nın “şimdiki zaman”ından bir kesit niteliği taşıyan … devamı…